Yazı Detayı
22 Ağustos 2018 - Çarşamba 15:26
 
Su gibi aziz, şelale gibi çılgın, kanyon gibi vahşi, elma gibi tatlı: Erkenek
Alişan Hayırlı
 
 



Malatya’nın Doğanşehir İlçesi’ne bağlı Erkenek Kasabası’nı anlatmak için 10’larca sayfa yazı yazmak mümkün… 500 sayfalık kitap yazsanız yine bitiremezsiniz. O halde uzatmanın bir anlamı yok Erkenek demek su demek, elma, dere, kanyon, şelale demek, serin hava, sert rüzgâr, korku, tehlike, adrenalin, macera demek, piknik, alabalık, içli köfte, gezinti, kafa dinleme, serinleme demek… Ne arasanız var, gezi adına bütün istek ve arzularınızı yerine getirebileceğiniz ender bir doğa, tarım ve gezi mekânı… Soğuk bir memleket ama insanları olanca yardımseverliği ve sıcakkanlılığı ile sımsıcak kalmış… Onu da anlatacağım.
Hepsi bir yana iki şeyi ön plana çıkıyor: Elması ve suyu…
Erkenek soğuk ve sulu bir belde olduğu için tam elma memleketi… Elma iki şeyi çok seviyor: Soğuğu ve suyu… Bu yüzden Doğanşehir’in (Erkenek’in) elması meşhurdur… Sulu ve lezzetlidir, Amasya elmasına kafa tutacak kadar cesurdur. Zaten yöre haklının en önemli geçim kaynağı da elmadır. Dağ, dere, tepe bütün arazi elmalık bahçelerle kaplı… Ve Ağustos ayının sonuna yaklaşmamıza rağmen baktım ki, elma ağaçları yemyeşil, elma rengi de koyu yeşil… Öyle bir canlı ve parlak ki… Tabiata bunun rengini veren Allah’ın buraya bir nimeti olan su ve soğuk hava…
Gelelim suyuna… Bölge ve Türkiye’de paket içme suyunda giderek hakim olmaya başlayan “Erkenek” isimli içme suyu markasından da anlamışsınızdır Erkenek’in suyunun meşhur olduğunu…
Bizim Gündüzbey topraklarında dünyanın en güzel, en temiz, debisi en fazla ve en lezzetli suyunun çıktığını herkes bilir… Akseki eteklerinden çıkan saniyede yaklaşık 3 bin litrelik suyuyla bütün Malatya’yı besliyor. Musluklarımızda şırıl şırıl kaynak su akıyor.
Bu doğru…
Peki Erkenek?
İşte burada duracaksın, herkesin hakkını vereceksin.
Erkenek’in dağından taşından kaynak su fışkırıyor… Adeta su cenneti… Türkiye’deki bütün sular kurusa, sırf Erkenek suyu Türkiye’yi beslemeye yeter. Ama ne su?
Sakaltutan mevkiindeki mesirede gezi arkadaşım Selahaddin-i Eyyübi ile suda ayağımızı en fazla tutma yarışana girdik de, Selahaddin ancak 10 saniye tutabildi, tabi ben Şeyh Hasan’ın oğlu olduğumdan dolayı dakikalarca suda ayağımı tuttum… Bana soğuk tesir etmiyor :)
Buz gibi… Berrak, yumuşak, leziz ve temiz…
O yüzden Erkenek’te daha 1970’li yılların başında HES yapılmış, şimdilerde ise Erkenek suyu fabrikası kurulmuş… Erkenek su fabrikası bölgede ikinci şantiyesini kuruyor.
Erkenek’te hangi mevkiden, ne kadar debide, hangi sular kaynıyor ve bu sular nerede nasıl kullanılıyor, en son nereye dökülüyor, bunları ilerleyen sayfalarda anlatmaya çalışacağım…
Şimdi biz filmi başa saralım ve sabah erkenden kalkıp yola koyulalım… Yazının başında belirttiğim gibi gezi arkadaşım her zamanki gibi Selahaddin Eyyubi… Peki, neden Selahaddin?
Çünkü Selahaddin uyumlu, sorunsuz, ne zaman kalk desem kalkıyor, ne zaman gidelim desem geliyor, doğa ve yeşil tutkunu, gezide bana zorluk çıkarmıyor, doğanın tadını çıkarmasını biliyor, sözümden dışarı çıkmıyor, bana güveniyor ben de ona güveniyorum, ortak bir ruh yakaladık. Kaprisleri yok… Latifeden anlıyor, kafası çalışıyor, sohbet etmesini biliyor, en azından sıkıcı değil…
Gelelim gezimize…
Erkenek, Malatya-Adıyaman sınırının serhat kasabası… Malatya’ya yaklaşık 80 kilometre uzaklıkta ve Adıyaman Gölbaşı sınırında…
Sabah saat 06.30’da Erkenek topraklarına girdiğimizde bizi rehberimiz Mehmet Pörçek karşıladı… Sağolsun, fırında biberimizi, domatesimizi hazırlamış, peynir, zeytinden oluşan güzel bir kahvaltı yaptık sahibi olduğu Karaca Çayevinde… Kendisine yürekten teşekkür ederim.
Rehberimiz Pörçek, Erkenek’te daha çok yer görebilmemiz için verimli ve akıllı bir güzergâh çizdi, grafiksel anlatımı ile Erkenek’i gözümüzün önüne getirdi.
Şimdi siz de bize takılın ve elinizle koymuş gibi gezmeye başlayın.
İlk yer: Sakaltutan…
Erkenek’ten Adıyaman tarafına doğru giderken yaklaşık üç kilometre sonra, karayolu tüneline girmeden, (İnşaat halindeki HES’in yanından) sola dönüyorsunuz. Zaten tabela var, görürsünüz: Sakaltutan mesire 500 metre… Yarım kilometrelik yol toprak yol… Dere sağınıza düşüyor.
Burada, buz gibi bir su kaynıyor. Sakaltutan Mesire’de dere içine masalar yerleştirilmiş, ayağınızı tertemiz buz gibi suya tutup serinliyorsunuz. Tabi ne kadar dayanırsınız bilmiyorum. Bu Ağustos sıcağında burası size ilaç gibi gelir. Etrafınız elma bahçeleriyle dolu, tel örgülerden yola doğru sarkan elmalardan koparıp yiyebilirsiniz, göz hakkıdır, fetva veriyorum. Ya da içinize sinmiyorsa, Erkenek’ten geçerken bir kasa elma alın arabanın bagajına atın!
Burada dışarıdan yiyecek getirebilir, kendiniz mangal yapabilir, tesisten faydalanabilir, çadır açabilir, yukarı dere boyu su kaynağına kadar yürüyüş yapabilirsiniz. Eğer çadır kuracaksınız, yanınıza battaniye almayı unutmayın, gece donabilirsiniz. Çadırın yanında gece ateş yakıp ısınabilirsiniz. (Fakat burası alkollü bir yer, bu sizin için bir sıkıntı yaratır mı yaratmaz mı, sizin taktirinize kalmış…) Ancak bir alt kısımdaki yerde içki yok, orada çayınızı demler, karpuzunuzu keser, pikniğinizi yapabilirsiniz, illa içkisiz bir yer isterseniz tabi… Alternatifi de var.
Sakaltutan mesire sahipleri ağaçların gövdesine yatacak yer yapmış, böcek ve vahşi hayvanlardan korunmak için yüksekte yatıyor, siz de bu duyguyu tatmak için kısa süreli de olsa yatıyormuş gibi yapabilirsiniz.
Buraya Sakaltutan denmesinin sebebi, şiddetli soğuk ve dondan insanların sakalları donarmış, ondan dolayı… Anlayın işte, burada nasıl bir serin havanın hakim olduğunu…
Okuyucu: “Neyse lafı uzatma, anladık Sakaltutan’ı, sen başka yere götür bizi, bilhassa Erkenek Şelalesi ve Kanyonunu merak ediyoruz, hadi çabuk!”
Peki, tamam kızmayın, gidiyorum.
Sakaltutan mesiresinden, anayola (Malatya-Adıyaman karayoluna) kadar dere içinden yürüyerek (700 metre), suları aşarak indim. Fakat Selahattin, “Ben korkuyorum, ayağım suda donar” dedi ve kendisi arabayla döndü. (Kimse duymasın!)
Anayola çıktıktan sonra tekrar yönümüzü Erkenek tarafına çevirdik, geri döneceğiz merak etmeyin, şelaleye ve kanyona da gideceğiz. Neden Erkenek’e döndük?
Çünkü Erkenek’in hemen üst tarafında başka bir kaynak su daha var… Bu su Akdağ’dan çıkan Akdere suyu… Burada 1970 yıllarında HES yapılmış… Ve bölgenin elektriği buradan sağlanmış… Dağların yamacından kaynayan ve gürül gürül akan kaynak su hem santralı çalıştırıyor hem de yörenin bahçe sulamasında kullanılıyor. Santralın bulunduğu bölgede şimdi pek kullanılmayan küçük bir mesire var. Bu noktadan güzelim Erkenek’i seyredebilir ve kartpostalları aratmayacak görüntüler elde edebilirsiniz.
Santral bölgesini henüz keşfetmeye gelmiştik ki, Allah tarafından, patika yol üzerinde, bahçesine gitmekte olan Mehmet Can isimli 67 yaşlarında emekli bir vatandaş ile karşılaştık.
Bu arada yeri gelmişken sevinçle ifade etmeliyim ki, ben nereye gidersem gideyim, Allah beni hiç rehbersiz bırakmamıştır. Ne zaman sıkışsam, ne zaman bir kılavuza ihtiyaç duysam, bakıyorum ki pat diye karşıma bir adam çıkıyor. Manevi keramet sahibi olmak demek ki böyle bir şey… :)
Mehmet Can amcamız da, çakıl taşlarıyla dolu zorlu ve kötü yoldan dolayı, “Siz arabanızı park edin, benim pikaba binin, arabanıza yazıktır” dedi. İnsanlığa bakar mısınız? İlk defa karşılaştığı tanımadığı şahıslara kim böyle iyilik yapar? Üstelik bizim gibi anarşist görünümlü tipsiz kimselere?
Arabasına attı, rampa ve çakıllı yollardan geçirerek bizi bahçesine götürdü. “Ne bulursanız yiyin” dedi. Elma, kayısı, böğürtlen ve şeftali… Evet, yanlış okumadınız, bu vakitte hâlâ dalında kayısı vardı. Niye? Çünkü Erkenek yüksek yerde, soğuk ve dağlık bölgede…
(Anti parantez: Kuş burnu… henüz daha kızarmamış ama ben hayatımda böyle iri ve canlı kuşburnu görmedim, keşke toplama mevsiminde olsaydık. Çalı diplerinde yetişen c vitamini kaynağı kuşburnu zamanı buraya mutlaka gelin, sırf toplamak için bile değer.)
Evet, tamam, sizi sıktığımın farkındayım, sabırla şelaleyi ve kanyonu bekliyorsunuz. Biz de öyle sabırsız ve heyecanlıyız… Kalbimiz küt küt atıyor. Hatta bir ara kalp atışımın sesleri, arabanın motor sesini bile bastırıyordu. Selahattin, “Arabanın bir yerinden ses geliyor ama…” dedi. Zavallı Selahattin, o sesin kalp atışlarımdan geldiğini anlayamadı.
Tekrar Adıyaman yoluna girdik, yönümüz Erkenek çıkışı… 3-4 kilometre sonra tünel ağzına geliyorsunuz ancak bu sefer sol tarafa Sakaltutan'a değil sağa (Eski, kullanılmayan yola) giriyorsunuz.
250 metre kadar gittiğinizde… yolun sağında, kuş uçuşu 500 metre kadar uzakta, dağların arasında bir gelin gibi süzülen (ama yanına yaklaştığınızda canavarlaşan) şelaleyi göreceksiniz. Uzaktan bakınca, “Bu ne ki, ben ne şelaleler gördüm” diyebilirsiniz. İşin aslı öyle değil…
Fakat şelale yolculuğuna başlamadan önce, eski yol kenarında kalmış, artık unutulmuş ama hala inadına işletilen, küçük ve eski bir dinlenme yeri göreceksiniz: Can Baba’nın yeri… Asıl adı Cihangir olan Erkenekli, uzun saçlı, ilk bakışta 60 yaşında olduğu anlaşılmayan, tabiatın kucağında yaşadığı için genç kalan, farklı, orijinal bir vatandaş… Bir nevi “Erkenek’in Tarzanı” diyebiliriz. Ne gelen var ne giden ama her an sıcak taze çayı demleniyor. Hoş sohbet birisi… Çayı da mükemmeldi. Tahtadan yapılmış dinlenme yerinin hemen arkası tam bir uçurum, aşağı bakınca ödünüz kopar. Çok fazla rüzgâr olduğu için birazdan inip içinde yürüyeceğimiz derenin sesi bize kadar ulaşmıyor.
Pekiiii, şelaleye nasıl gideceğiz?
İşte burada zorluklar başlıyor. Çünkü şelalenin tam önüne HES yapılıyor… Tek çıkış yolunu kapamış… İnşaat çok büyük ve dereyi tamamen işgal etmiş… Şelaleye gitmek için önce HES engelini aşmanız lazım, biz kolay aştık çünkü hem Şeyh Hasan’ın oğluyum hem de gazeteci… Başka türlü gidemezsiniz, ya da özel bir rehber tutup, şelalenin arkasından dolanıp gelmeniz lazım ki, o yol hangi yol, bilemezsiniz ve Erkenek dağlarında kesin kaybolursunuz.
Kollarımızı sıvayıp, “Ya Allah Bismillah” deyip, keskin bir uçurumun başından aşağı dereye doğru inmeye başladık. Beton harç dökülmüş patika yoldan inip dereyi geçip HES sınırlarına girdik. Bir bekçi koşarak geldi. Bizi görünce hemen “Kusura bakmayın, siz miydiniz?” dedi ve “Buyrun geçin!” Biz hiçbir engel tanımayız.
Bu sefer bizi şelaleye götürecek olan patika yola girdik. Şöyle yaklaşık 300 metre kadar tırmandıktan sonra (Aman dikkat, ayağınız bir kaysa doğruca uçuruma…) patika yol ikiye ayrılıyor, biz solu aşağı doğru inen tarafı tercih ettik, sağa ve yukarı doğru çıkan yol nereye gidiyor, bilemedik.
Yanınıza su almaya gerek yok, çünkü patika yol boyunca hep kaynak su ile karşılaşacaksınız. Zaten Erkenek’in her tarafında adım başı kaynak su… Allah verdikçe vermiş…
En sonunda şelalenin döküldüğü göle ulaştık… Çok şükür. Şimdi nasıl anlatmalı, bilmiyorum ki? Bir insanın sevgilisine kavuşurken duyduğu hazzı bilir misiniz? Belki de böyle bir duygu… Benzer bir hissi Artvin’in Arhavi İlçesi’ndeki Mençuna Şelalesi’nde duymuştum.
Şelale, kayalık dağın tam içinden bir canavarın ağzından çıkan lavı andırıyor. Yaklaşık 90 metreden aşağıya, gölün içine dökülüyor. Göle girebilirsiniz, hatta dökülen yere kadar yüzebilirsiniz ama altına girebilir misiniz? Sanmıyorum. Çünkü ben deneyemedim. Su öyle yüksekten ve sert akıyor ki, sizi ya parçalar ya da alıp kayanın birine fırlatır.
Ben hemen göle daldım, zaten yorulmuşum, terlemişim… Kim tutabilir ki? Buz gibi suyun içinde dakikalarca ayağımı tutacak dayanıklılığa sahip olmama rağmen bu suyun içinden dalar dalmaz çıkmak zorunda kaldım. Şelalenin gölünde yüzmek… Aman Allahım ne tatlı bir rüya! (Laf aramızda bizim Selahattin üşendi, belki de korktu, bilemem… Suya girmeyi bırak ayağını bile sokmadı. Sakın Selahattin’e söylemeyin)
Şelale’nin suyu, dere ağzında, HES’in yapıldığı yerde yukarıdan gelen Sakaltutan suyu ile birleşiyor ve iyice azgınlaşıyor. Şimdi şelale suyunu ve deresini takip ederek tekrar geldiğimiz yönden aşağı indik.
Bitti mi?
Bitmedi. Sırada kanyon var… Şelale ve Sakaltutan suyunun birleşerek aktığı, yaklaşık 2,5 kilometrelik dünyanın en heyecan verici kanyonu var. Selahattin önce çekindi, karşıdan karşıya geçmeye gözü kesmedi, ona cesaret verdim ve manevi yönden tutup karşı tarafa aldım. Hep suyun sığ aktığı ve mümkünse kuru bölgelerini takip ederek yürüdü. Ben ise azgın suların akışına bıraktım kendimi… Hayatta ne kaybedecek he de kazanacak bir şeyim vardı. Selahattin öyle değil ki, hele ne hayalleri var çocuğun…
Fakat Allah’ı var, hakkını yemeyelim, bu geziye, çektiği videolar ve fotoğraflarla büyük katkıda bulundu. Emeğini inkâr eden nankör olur.
Macera arayan ve adrenalin yaşamak isteyenler Erkenek Kanyonu’nda unutulmaz ve heyecan verici anlar yaşar. Fotoğraf tutkunları da kuşların yuva yaptığı, bazen gökyüzünün görünmediği, derin boşlukların bulunduğu, bu ıssız ve ayak değmemiş bakir kanyonda çok güzel kareler çekebilir.
Biz doğrusunu isterseniz, kanyonu baştan sona gezemedik, HES’ten başlayarak yaklaşık 200 metre kadar gittik. Çünkü Selahattin’in işleri varmış erken dönmek zorunda kaldık. Ama gördük mü gördük, kanyon ve şelale heyecanını yaşadık mı yaşadık. Yeter.
Fakaaaaat her güzelliğin ve gezinin, çılgınca kendini derelere atmanın bir bedeli vardır. Bu bedel, sıcağı sıcağına belli olmuyor. Eve gidince, vücudum soğuyunca üzerimdeki ağrılar ve sızıları hmeye başladım. Ellerimdeki çizikler de neyin nesi, aaa ne zaman çıktı? Ya ayaklarımdaki kanamalar, peki ya dizimdeki morluklar… Meğer canım ne kadar yanmış da haberim yokmuş…
Sonra Selahattin’i aradım, dedim ki; “Parmağımı kımıldatacak halim kalmamış…” Ne dese beğenirsiniz, “Ben sana delisin dedim de inanmıyorsun” Eeee buraları gezmek ve tadını çıkarmak için biraz deli olmak lazım. Halbuki benim kadar olmasa da kendisi de deli. Deli olmasa deliyle gezer mi?
İşte Erkenek, işte mesireler, işte dereler, kaynak sular, şelaleler ve kanyonlar… Burası Malatya’nın hiç bilinmeyen, keşfedilmeyi bekleyen bakir güzellikleri… Bırakın yabancı ya da yerli turistleri, Malatya’nın öz halkı Erkenek’i ne kadar biliyor, kaç kişi gelmiş de bu doğa harikası yerleri gezmiş. 22 ülke, 66 şehir gezmiş bir seyyah olarak ben bile yeni geldiğime göre… varın siz düşünün.
Hiç zaman kaybetmeyin, hemen atlayın gelin, Erkenek bağrında yaşattığı Allah’ın bahşettiği muhteşem güzellikler barındırıyor.
Artık gün bitiyor ve biz Erkenek’i arkada bırakıp Malatya’ya dönüyoruz. Döndük mü? Hayır. Malatya’ya dönerken yol üzerindeki Sürgü Takaz’a uğramadan, dünyanın en güzel alabalığını yemeden gidersek herkes bize ne der? İşte o zaman deli der.
Tadı damağımızda kalan alabalık, tadı hayalimizde kalan kanyon ve şelale macerasıyla bir gezimizi daha tamamladık. Teşekkürler Erkenekli dostlar, teşekkürler Mehmet Pörçek…
(Notlar: Erkenek’in kuru fasulyesi de meşhurdur.
Ayrıca Su fabrikasına gelen suyun kaynağının olduğu Körç Deresi’nin hemen başında Battalgazi’nin oğlu Hüseyin Gazi’nin ziyaret mezarının olduğu söyleniyor.)

 
Etiketler: Su, gibi, aziz,, şelale, gibi, çılgın,, kanyon, gibi, vahşi,, elma, gibi, tatlı:, Erkenek,
Yorumlar
Haber Yazılımı